
“Yerüstü Hazinelerimizin” Değerlendirilmesi
“Yerüstü Hazinelerimizin” Değerlendirilmesi
Değerlendirme: Prof. Dr. Osman Çakmak
Yerüstü Hazinelerimiz” diyerek yıllardır tek başına bir sivil toplum ordusu gibi “üstün zekâlı ve dâhi çocuklar” meselesini omuzlayan Dr. Kemal Tekden, aslında doğrudan Türkiye’nin bekasına ve medeniyet tasavvuruna dair en hayati davalardan birini yürütmektedir. Bahri Yağmur’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen Maarif Platformu’nun mutad sohbetlerinden 38. programda (“Üstün Zekalı / Deha Çaplı Çocukların Hikayesi: Yerüstü Hazinelerimiz”), eğitim sistemimizin bu en kanayan yarası tam anlamıyla teşhis masasına yatırıldı.
Programda Kemal Bey’in de isabetle vurguladığı üzere; bugün Amerika’nın küresel hegemonyası iki temel sütun üzerinde yükselmektedir: Birincisi Hollywood endüstrisi üzerinden yürütülen kültürel algı ve zihin yönetimi, ikincisi ise dünyanın dört bir yanındaki “üstün zekâlı beyin havuzunu” adeta dev bir mıknatıs gibi kendine çekmesidir. Batı sömürgeciliği bu küresel beyin avcılığına devasa stratejik yatırımlar yaparken, bizim kendi evlatlarımızı dar eğitim kalıplarında boğmamız ve sıradanlaştırmamız izahı kabil olmayan acı bir kayıptır.
Maarifin istiklali ve eğitimde şahsiyet inşası üzerine kafa yoran bir kimyacı gözüyle kâinata baktığımızda karşımıza muazzam bir nizam çıkar: Nasıl ki her elementin kendi doğasına, elektron dizilimine ve reaksiyon şartlarına uygun bir laboratuvar ortamı sağlanması elzemse, pedagojik sahada da insan fıtratına uyum temel esastır. Türkiye’de üstün zekâlı çocuklarımızı sistemin çarkları arasında kaybetmemizin, ilahi birer hazine olan o eşsiz zihinleri Batı’nın teknoloji şirketlerine ve laboratuvarlarına kendi ellerimizle teslim etmemizin ardında yatan kök nedenleri ve eğitimdeki o büyük paradoksları şu başlıklar altında okumak mecburiyetindeyiz:
1. Hatalı Yazılım
Eğitim sistemimizdeki en büyük bir tezat, “fırsat eşitliği” adı altında herkesi aynı tornadan geçirmeye çalışmaktır. Bir deha adayı ile vasat bir zihni aynı müfredatın dar kalıplarına hapsetmek, adalet değil; zekâya yapılmış en büyük suikast olmaktadır. Kemal Bey’in verdiği örnek çok çarpıcı: İlkokul ikinci sınıfta kara deliklerin matematiğini hesaplayan çocuğun üniversite sınavını kazanamaması…
Bizim idari ve sosyal sistemleri tahlil ederken sıklıkla başvurduğumuz bir kaide vardır: Sorun şoförde değil, arabanın donanımındadır. Sistemi, 12 yıllık zorunlu (4+4+4) dayatma ile bir endüstriyel üretim bandı gibi kurgularsanız; o bandın dışına taşan, “niçin?” diye soran aykırı zekâları sistem ya patlatır ya da sistemden dışarı atar. Maarif Platformu bildiri ve raporlarında ısrarla savunduğumuz çocukları tek tip bir şanzımana mahkûm etmek yerine, onların fıtrî yeteneklerine ve süratlerine uygun esnek bir “yazılım” sunmayı hedefler. Siz Ferrari motoruna sahip bir çocuğa vasat bir şanzıman takarsanız, o motor hararet yapar ve en nihayetinde ya arızalanır (psikolojik buhran) ya da kendini o şanzımandan kurtarır (beyin göçü).
2. Ontolojik Kopuş: Zekâ Var, “Tevhidi Bakış” Yok
Sunumda Kemal Bey’in zekâ (hammadde) ile akıl/bilgelik arasındaki farka değinmesi meselenin felsefi temelidir. Batı’nın deha tanımı narsist, megaloman ve salt dünyaya hükmetmeye ayarlı seküler bir akıldır (Hitler’in etrafındaki dehalar örneği). Bizim medeniyetimizin deha tasavvuru ise tevazu ile bezenmiş, kâinatı Yaratıcının bir eseri olarak okuyan “insan-ı kâmil” modelidir.
Türkiye’de dahi çocukları kaybediyoruz, çünkü onlara formülleri, algoritmaları ve fiziği veriyoruz ama bu bilginin “çimentosu” olan inancı, mefkûreyi ve estetiği veremiyoruz. Çocuğun kalbine kâinat çapında bir mana ve davası (ideali) yerleştiremezseniz, o zekâ en yüksek teklifi veren Hollanda’daki çip firmasına veya Silikon Vadisi’ne “işgücü” olarak satılır. Çünkü ortada onu bu topraklara bağlayacak ontolojik bir bağ (mâna) kalmamıştır.
3. Diplomalı İşsizlik vs. Üretken İtaatsizlik
Bir diğer paradoks, sistemin itaatkâr memurlar yetiştirmeyi başarı saymasıdır. Deha çaplı çocuklar fıtraten itiraz kültürü yüksek, sorgulayıcı ve mevcut otoriteyi rahatsız edici tiplerdir. Bürokrasinin ağır ve hantal yapısı, bu çocukları birer “sorun” olarak görür. Oysa inovasyon, o “rahatsız edici” çocukların çatlaklarından sızan ışıkla doğar. Ankara’nın müfredat tekelinin kırılması, Ev Okulu gibi alternatif fıtrî eğitim modellerinin önünün açılması, bu çocukların o boğucu bürokratik vesayetten kurtarılması için şarttır.
Ne Yapmalıyız? Politika Önerileri
- Sistemik Mimariyi Değiştirmek: Dahi çocukları mevcut okulların içinde izole edilmiş “proje sınıflarına” hapsetmek yerine, tıpkı tarihimizdeki Enderun gibi (ki bugün Batı bu modeli kopyalamıştır), onların ruhsal ve bilişsel hızlarına ayak uyduracak özerk, esnek ve sivil akademiler/vakıf okulları inşa edilmelidir.
- “Devletten Bekleme” Hastalığını Terk Etmek: Çözüm için devleti veya bürokrasiyi beklemek, hastanın fişini çekmektir. Ülkemizin vizyoner sivil toplum kuruluşları, muhafazakâr sermaye sahipleri beton binalara, inşaat rantlarına yatırım yapmayı bırakıp; bu “yerüstü hazinelerine” laboratuvarlar, felsefe atölyeleri ve düşünce merkezleri kurmalıdır.
- Bütüncül (Tehvid) Eğitimi: Eğitim fakülteleri ve müfredat programları, bilimi ve ahlakı birbirinden ayıran şizofrenik yapıdan kurtarılmalıdır. Fizik, kimya veya biyoloji anlatılırken, eşyanın hakikati ve Sanatkârı es geçilmemeli; dahi çocuğun
Mesele sadece çocukların zekâ testlerinden geçmesi değildir. Köklerinden ve maneviyatından koparılmış bir deha, ülkesine değil küresel sömürü çarklarına hizmet eder. Kemal Beylerin yaktığı bu işaret fişeğini, yapısal reformlarla ve fıtrata uygun yeni bir eğitim yazılımıyla ana akım devlet politikası haline getirmek zorundayız. Aksi takdirde, en verimli tohumlarımızı başka coğrafyaların tarlalarına kendi ellerimizle ekmeye devam edeceğiz.
Sivil İnisiyatifin Kalesi: TÜZDEV ve Modern Enderun İnşası
Devletin ağır işleyen bürokratik çarkları ve kalıplaşmış müfredat dayatmaları karşısında, Dr. Kemal Tekden ve TÜZDEV’in (Türkiye Üstün Zekâlı ve Dahi Çocuklar Eğitim Vakfı) yürüttüğü faaliyetler, sistemin bıraktığı devasa boşluğu dolduran sivil bir “kurtarma operasyonudur”. Vakfın “Keşif Rotası” tırıyla Anadolu’yu il il, ilçe ilçe gezerek kaybolmaya yüz tutmuş bu cevherleri yerinde tespit etmesi, binlerce eğitimciye özel formasyon vermesi ve nihai hedef olarak bir “Dahiler Okulu” (özerk bir yetenek akademisi) kurma mefkûresi, sıradan bir STK faaliyeti değildir. Bu, liyakati ve fıtratı merkeze alan modern bir Enderun inşasıdır.
Peki bu modern Enderun’un, yani üstün zekâlılar için kurulacak eğitim ortamının iklimi nasıl olmalıdır? Programda ufuk açıcı beyanlarında Kemal Bey, bu mekanizmanın “yazılım kodlarını” net bir şekilde tarif etmektedir. Her şeyden önce, mevcut sistemin dayattığı “akıl tutulmasından” ve taassuptan kurtulmak elzemdir. Düşünen Adam heykelini akıl hastanesinin bahçesine koyan bir toplumsal bilinçaltıyla deha yetiştirilemez. Dehanın yeşereceği yegâne altyapı özgürlük ve özgünlüktür. Sağlıklı bir “itiraz kültürünün” zemin bulamadığı, çocukların kalıplara sokulduğu bir sınıfta deha nefes alamaz.
Öte yandan, dahi çocukları ayrı okullarda okutmanın onları “asosyal” yapacağı yönündeki sığ bürokratik eleştirilere karşı Kemal Bey, fıtrî eğitimin kalbine işaret etmektedir: Merhamet, şefkat ve tevazu. Sosyalleşme, çocukları aynı sıraya dizerek değil; onları sosyal yardım kuruluşlarında sahaya indirerek, başkalarına hizmet ettirerek sağlanır. Yüksek bir vicdan ve “had bilme” (tevazu) şuuruyla dengelenmeyen salt zekâ, çocuğu narsist ve megaloman bir canavara dönüştürür. Bu yüzden Kemal Bey’in ifadesiyle, üstün zekâlıların eğitimi bir seri üretim bandı işi değil, bütünüyle bir “sanatkârlık” ve “sarraf titizliği” gerektirir. Çocuğu anlamadan, kalbine dokunmadan zihnine hükmedemezsiniz; zira Mevlana’nın buyurduğu gibi, “Bir söz ancak kalpten gelirse kalbe tesir eder.”
Sonuç olarak; sistem, LGS ve YKS gibi standart test cenderelerinde bu çocukları öğütürken, TÜZDEV bir “yetenek avcısı” gibi sahaya inmekte; Batı müzelerinde sergilenen çalınmış tarihi eserlerimizden çok daha vahim olan “çalınmış beyinlerimizi” bu topraklarda tutmaya çalışmaktadır. Mevcut idari donanımın (arabanın) arızasını, liyakat ve fıtrata dayalı sivil, esnek ve “kalpten gelen” bir yazılımla telafi etme gayreti, Türkiye’nin en milli müdafaa hattıdır.
Türkiye Gerçeklerinde Beyin Göçünü Durdurma Stratejisi (Analitik Sentez)
Küresel yetenek yönetimi verilerini ve Türkiye’nin sosyokültürel/bürokratik dinamiklerini (Türkiye Gerçekleri) yapısal bir süzgeçten geçirdiğimde; dehalarımızı Batı’nın laboratuvarlarına kaptırmamak için acilen şu “Dört Ayaklı Koruma ve Geliştirme Politikasını” hayata geçirmemiz gerektiği ortaya çıkmaktadır:
1. Hiyerarşik Cendereden “Özerk İnovasyon Alanlarına” Geçiş (Otonomi) Türkiye’deki en büyük israf, yüksek zekâyı “memur zihniyetli” liyakatsiz yöneticilerin emrine vermektir. Deha çaplı bir mühendis veya bilim insanı (Aselsan’dan Hollanda’ya giden genç örneğinde olduğu gibi) sadece daha fazla maaş için değil; vizyonsuz baskılardan, lüzumsuz bürokrasiden ve “bizde işler böyle yürür” sığlığından kaçmaktadır.
- Çözüm: Üstün yetenekli beyinler için, klasik devlet hiyerarşisinden (ast-üst ilişkisinden) tamamen bağımsız, sadece sonuç ve proje odaklı çalışan “Özerk İnovasyon Havzaları” kurulmalıdır. Dahi zihin, kıdem yılına veya unvana değil, sadece liyakate ve ilme saygı duyar. Bu alanlar sivil toplum, vizyoner sermaye ve devletin stratejik kurumlarının (Savunma Sanayi vb.) ortak olduğu yatay hiyerarşili vahalar olmalıdır.
2. Sınav Rantına Karşı “Fıtrî Bypass” Mekanizması 145 IQ’ya sahip, yazılım dilleriyle veya ileri fizikle oynayan bir çocuğu LGS/YKS için Türkçe paragraf soruları veya ezber tarih formülleriyle yarıştıramazsınız. Bu, kartalı yüzme yarışına sokmaktır.
- Çözüm: TÜZDEV gibi akredite ve milli vakıfların, üniversitelerin bilim kurullarının tespit ettiği “üstün potansiyelli” çocuklar, bu devasa sınav ekonomisi ve rant çarkından tamamen muaf tutulmalıdır (bypass edilmelidir). Bu çocuklara, 14-15 yaşından itibaren doğrudan ileri araştırma merkezlerine, teknokentlere veya üniversite laboratuvarlarına “çırak/asistan” olarak girme hakkı tanınmalıdır. Fıtrî yönlendirmenin zirve noktası bu olmalıdır.
3. “Ahilik 2.0” Modeliyle Sektörel Mentörlük Üstün zekâlı çocukları sadece kendi aralarında bir sınıfa kapatmak, onları asosyal ve narsist yapma riski taşır. Batı tipi “üstünlük” anlayışı çocuğu kibirle (megalomaniyle) zehirler.
- Çözüm: Anadolu’nun kadim Ahilik felsefesi güncellenmelidir (Ahilik 2.0). Bu çocuklar, sadece akademik olarak değil, ahlaki ve pratik olarak da sanayicilere, vizyoner iş insanlarına, tıp devlerine ve teknoloji liderlerine “emanet” edilmelidir. Bir çocuk haftanın 3 günü okuldaysa, 2 günü doğrudan sahada, alanının en iyi uzmanının yanında (ustasının dizinin dibinde) pratik yaparak ve tevazuu öğrenerek büyümelidir.
4. Maddi Teşvik Değil, “Ontolojik İdeal” (Kızılelma) Bir zekâyı sadece para vererek ülkede tutamazsınız, zira Batı her zaman daha fazlasını teklif edecektir. Onları bu topraklara bağlayacak olan şey “Anlam ve İdeal”dir.
- Çözüm: Bu çocuklara, yaptıkları işin sadece bir mühendislik veya kodlama olmadığı; ürettikleri her algoritmanın, keşfettikleri her molekülün kendi medeniyetlerinin ihyası, mazlum coğrafyaların kurtuluşu ve en nihayetinde Yaratıcının kâinata koyduğu sırların bir keşfi olduğu şuuru verilmelidir. Bilgelik ve irfan eğitimi budur. “Sen bu ülkenin sadece mühendisi değil, bu medeniyetin diriliş mimarısın” idealini kalbine nakşettiğimiz hiçbir deha, silikon vadisinin konforu için ülkesini satmaz.
Sonuç olarak; Yerüstü hazinelerimizi ülkede tutmak, onları ipek pamuklara sarmakla değil; onlara layık oldukları “fıtrî çalışma ortamını (donanımı)”, “özerk özgürlüğü” ve “medeniyet şuurunu (çimentoyu)” sunmakla mümkündür. Devletin yapamadığını sivil inisiyatiflerle başarmak, beton yerine insana yatırım yapmak, sadece pedagojik bir tercih değil, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki yegâne varoluş mücadelesidir.
Küresel Beyin Avcılığı ve “Zekâ İstihbaratı” Zafiyetimiz
Programın en sarsıcı ve stratejik uyarılarından biri de şüphesiz dehalarımız üzerindeki “küresel beyin avcılığı” meselesiydi. Kemal Tekden Bey’in, İsrail başta olmak üzere yabancı odakların Türkiye’deki üstün zekâlı çocukları nasıl adım adım izlediğini ifşa etmesi, meselenin pedagojik bir tartışmanın çok ötesinde, doğrudan bir milli güvenlik ve beka sorunu olduğunu kanıtlamaktadır.
Kemal Bey’in aktardığı tablo dehşet vericidir: Dış destekli bazı okulların, devletin ARGEM (Araştırma Geliştirme Eğitim ve Uygulama Merkezi) mülakatlarında seçilen 60 öğrencinin dışında kalan 120 öğrencinin isim listesini dahi talep edip onları kendi havuzlarına çekmeye çalışması, ülkemizdeki “beyin hırsızlığının” vardığı sistematik boyutu göstermektedir. BİLSEM’lerde veya özel yetenek havuzlarında parlayan her bir çocuğumuz, yabancı vakıfların, Batılı üniversitelerin ve küresel istihbarat ağlarının radarına anında girmektedir.
Peki biz bu sessiz işgale karşı ne yapıyoruz? Kemal Bey’in o acı feryadıyla özetleyelim: “Şu anda istihbaratımız maalesef çocukların çalınması üzerine bir çalışma yapmıyor. Bunu takip eden bir kurum yok.”
İşte yıllardır “Maarif’in İstiklali” derken tam da bu ontolojik ve fiziksel kuşatmayı kastediyoruz. Yeraltındaki madenlerinizi veya coğrafi sınırlarınızı korumak için devasa ordular ve istihbarat teşkilatları kurabilirsiniz; ancak o orduların kullanacağı teknolojiyi, algoritmaları ve stratejiyi üretecek olan en stratejik mühimmatınızı, yani “yerüstü hazinelerinizi” koruyacak bir mekanizmanız yoksa, o sınırlar fiilen çökmüş demektir.
Sistemin idari donanımı (arabası) öylesine sahipsiz ve dışa açık bırakılmıştır ki, küresel beyin avcıları eğitim sistemimizin arka bahçesinde adeta serbestçe at koşturmakta, ektiğimiz tohumları hasat vakti gelince sessizce söküp götürmektedirler. Bu sinsi sömürüye karşı devletin ilgili güvenlik ve istihbarat kurumlarının acilen uyanması; üstün potansiyelli çocuklarımızı sadece test çözdürmekle kalmayıp, bu küresel ağların operasyonlarına karşı koruyacak ve kendi ülkelerinde değer görmelerini sağlayacak bir “Milli Yetenek Kalkanı” (Zekâ İstihbaratı) oluşturması artık ertelenemez bir mecburiyetti
Katkı ve Sorular
Kemal Bey’in ufuk açıcı sunumunun ardından söz alan isimler, meselenin sadece bir “müfredat” sorunu olmadığını; ontolojik, bürokratik ve sosyolojik bir buhranla karşı karşıya olduğumuzu farklı cephelerden ortaya koydular. Bu kıymetli isimlerin ufuk açıcı tespitlerini, bizim yapısal ve fıtrî eğitim vizyonumuzla harmanlayarak şu şekilde özetleyebiliriz:
1.Yusuf İslam Akay (TÜZDEV Genel Müdürü) – Eşitlik Safsatasına Karşı “Eğitimde Adalet”: Yusuf Bey, çok kritik bir pedagojik hataya neşter vurdu: “Eğitimde eşitlik ile eğitimin adil olması farklı şeylerdir.” Sistemi herkese “eşit” uygulamak, üstün zekâlı bir çocuğu vasatlığa mahkûm etmektir. Vakfın köy köy gezecek “Keşif Rotası” tırı projesini ve en önemlisi özerk bir “Dahiler Okulu” kurma hedefini müjdelemesi, devletin tıkandığı yerde sivil inisiyatifin nasıl bir kurtarma operasyonu (bypass) yaptığının özetidir. Bunların dışında projeleri ayrıntılandırarak vakfın vizyon projelerine değindi.
Bu bypass operasyonunun ana gövdesini ise Türkiye’nin “yerüstü hazineleri” olarak nitelendirilen üstün potansiyelli çocukları koruma altına alacak olan 81 ilde Yetenek Ağı projesi oluşturuyor. Mevcut beş şubelik yapıyı tüm Türkiye’ye yaygınlaştıracak olan bu devasa ağ, sadece bir kurumsallaşma adımı değil; yereldeki kamu ve özel sektör imkanlarını harekete geçiren bir “cevher koruma kalkanı”dır. TÜZDEV, bu yaygın teşkilatlanma ile dehanın yalnızlığını bitirmeyi ve kamuoyunda bu konuyu bir “beka davası” olarak konumlandırmayı hedefliyor.
Saha operasyonlarının en mobilize ve çarpıcı ayağı olan “Keşif Rotası” Tırı projesi, kelimenin tam anlamıyla bir “insan sarraflığı” merkezi olarak Anadolu yollarına düşümeyi hedeflemek için kurgulanmıştır. Standart eğitim kalıplarının dışına taşan bu gezici ünite, mobil bir tanılama ve uygulama laboratuvarı işlevi görerek, en ücra köylerdeki gizli dehaları uzman gözlemiyle süzgeçten geçirerek sadece bir tarama süreci de değil; tırın ulaştığı her noktada veli ve öğretmenlere verilen eğitimlerle, dehanın yeşerebileceği o kritik sosyal iklimin tohumları atmayı hedeflemektedir.
Vakfın vizyonundaki “final hamlesi” ise modern bir Enderun Eşiği olarak kurgulanan Dâhiler Okulu projesidir. Bu okul, üstün zekâlı çocukları “fıtratlarına aykırı” genel müfredat dayatmalarından kurtararak, kendi akranlarıyla derinlemesine ve tam zamanlı bir gelişim imkânı sunacak özerk bir yapı olarak planlanıyor. Ancak projenin asıl stratejik dehası, okul sonrasındaki “Bütüncül İstihdam Yönetimi”nde yatıyor. Üniversite yıllarından iş dünyasına kadar her aşamada bu çocukların elinden tutan sistem, onları devletin ve milletin stratejik kademelerine yerleştirerek beyin göçünü tersine çevirmeyi ve bu toprakları yeniden bir “medeniyet merkezi” kılmayı amaçlamaktadır.
Tüm bu devasa projelerin hayata geçmesi ve sürdürülebilir bir başarıya ulaşması ise toplumsal bir seferberlik ruhuna bağlıdır. TÜZDEV’in inşa ettiği bu köprüden geçecek olan, sadece birkaç parlak çocuk değil, Türkiye’nin bizzat kendi geleceğidir. Bu noktada toplumun her kesimine düşen asli görev; üstün zekâlı çocukları birer “ayrıcalıklı zümre” olarak değil, korunması ve işlenmesi gereken “milli bir emanet” olarak görmektir. Ülkemizin yarınlarını inşa edecek olan bu deha potansiyeline sahip çıkmak, sadece pedagojik bir tercih değil, bu toprakların geleceğine karşı duyulan en derin hassasiyetin ve sarsılmaz bir vatanseverliğin tezahürüdür. Farkındalığın eyleme dönüştüğü her adım, Türkiye’nin yerüstü hazinelerini parlatacak en büyük güç olacaktır.
2. Tahsin Gülhan – Uzmanlık Putuna Karşı “Adam Olma” Felsefesi: Tahsin bey meselenin tam kalbine, yani ontolojik boyutuna indi. Batı’nın sekülerleşerek kâinatla olan anlam bağını kopardığını, ellerinde sadece ruhsuz “uzmanlar” kaldığını belirtti. İHA ve SİHA’ları yapsanız bile, sahaya inecek o “insan” unsurunu (bilinci) inşa etmedikçe teknolojinin kör olduğunu vurguladı. Bizim medeniyetimizin bu dijital çağa sunacağı asıl reçetenin, yeteneği ahlakla ve erdemle buluşturan “adam olma” kültürü olduğunu ifade etmesi, tevhid bakışını, yani kâinatı anlamlı okuma tezimizin sahadaki yankısıdır.
3. Prof. Dr. Bayram Özer – Sahte “Pozitif Psikoloji” ve İhraç Edilen Beyinlerle Övünmek: Bayram Hocamız, eğitim sistemimizi zehirleyen çok sinsi bir hastalığa, ithal “pozitif psikoloji” dayatmasına dikkat çekti. Çocuğa başarısız diyemediğimiz, üstün zekâlıya “üstün zekâlı” demekten çekindiğimiz bu eşitlemeci ikiyüzlülüğü eleştirdi. En acı tespiti ise; bugün lise ve üniversitelerimizin, “Şu kadar öğrencimizi Harvard’a, Oxford’a gönderdik” diyerek beyin göçünü bir reklam ve övünç kaynağı olarak pazarlamasıydı. Bu zihniyet, sömürge aydını refleksidir ve acilen terk edilmelidir.
4. Sabri Bey (BİLSEM İdarecisi) – İflas Eden Paradigma: Yıllarını devlette üstün yeteneklilerin eğitimine (Bilim ve Sanat Merkezleri) vermiş olan Sabri Bey’in özeleştirisi bir alarm zilidir. BİLSEM’lerin kuruluş amacının iyi beyinleri ülkede tutmak olduğunu, ancak gelinen noktada “BİLSEM’lerin çocukları yurt dışına göndermek için yetiştiren kurumlara dönüştüğünü” itiraf etmesi sarsıcıdır. Sabri Bey, bu kısırdöngünün kırılması için yama yapmayı bırakıp tamamen yeni bir paradigmaya ve stratejiye ihtiyacımız olduğunu çok net ifade etmiştir.
5. Asuman Sadıkoğlu – Sahadan Gelen Çığlık ve Fıtrî Uyumsuzluk: Aktif bir eğitimci olan Asuman Hanım, mevcut eğitim fakültelerinin ve müfredatın üstün zekâlı çocukları kuşatamadığını belirtti. Özellikle robotik ve kodlama atölyelerinde uyguladığı gibi, ahlak ve değerler eğitiminin teknolojiyle “yedirilerek” verilmesi gerektiğini savundu. Ayrıca, sol beyinli, analitik düşünen erkek çocuklarının mevcut sistemde nasıl harcandığını, sistemin fıtrî uyumdan ne kadar uzak olduğunu sahada bizzat gözlemlediğini aktardı.
6. Erdoğan Serdengeçti ve Rafet Fener – Dar Kalıpları Kırmak: Erdoğan Hocamız, deha denilince sadece aklımıza “Fen Bilimlerinin” (sayısalın) gelmesinin sakıncalarına değinerek, sanat ve spor alanındaki dehaların da ıskalanmaması gerektiğini hatırlattı (Ki Kemal Bey de İmam Gazzali, Mevlana, İbn Haldun gibi sosyal bilim dehalarını örnek vererek bunu destekledi). Rafet Bey ise, geçmişte kurulan ancak kapatılan “Ford Otosan” okulu örneğini vererek, devletin hantal ve statükocu yapısının bu tür özel eğitim kurumlarını nasıl boğduğuna dikkat çekti.
Değerlendirme ve Sonuç
Programdaki müzakereleri ve ortaya konan o derinlikli tespitleri toptan bir değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, karşımıza çıkan tabloyu şu şekilde özetleyebiliriz:
Bugün modernlik ve çağdaşlık ambalajıyla dışarıdan ithal edilen mevcut eğitim felsefesi; özünde millî kimliği eriten, tüketim iştahı ve egosu yüksek ancak ilmi ve irfani derinlikten yoksun, yavan şahsiyetler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Sadece test çözmeyi ve zihne kuru bilgi yüklemeyi merkeze alan bu mekanik işleyiş, esasında küresel sömürü düzeninin çağımızdaki en sinsi aparatından başka bir şey değildir. Zihinleri vasatlıkta ve cehalette eşitleyen, dâhi çaplı fıtratlara kendi istidadınca yol açmayan bu sistem, çocuklarımıza yalnızca “nasıl” sorusunu dayatmaktadır. Oysa bizim maarif davamızın özünü oluşturması gereken asıl mefkûre bir “Bilgelik Eğitimi”dir; yani şahsiyet inşasını merkeze alan, talebeye kâinat karşısında “niçin” sorusunu sorduran ve salt bilgiyi irfanla taçlandırarak ruh veren bir mana inşasıdır.
İşte bu köklü zihniyet değişiminin zaruretini ve sistemin yapısal krizlerini şu maddeler halinde sıralamak mümkündür:
1. Narsist Dehaya Karşı “Hiçlik” ve Tevazu (Had Bilmek)
Kemal Bey programda çok muazzam bir kıyas yaptı: Batı’nın eğitim tornasından çıkan dehalar (zekâ seviyesi çok yüksek olanlar) ekseriyetle megaloman, narsist, kendilerini adeta “yarı tanrı” gören ve bu yüzden de psikolojik buhranlar yaşayan şahsiyetlerdir. Bizim kadim medeniyetimizin deha tasavvurunda ise tevazu vardır.
Bilgelik eğitimi, Mevlana’nın veya Nasreddin Hoca’nın “Hiçlik” makamını merkeze alır. Üstün zekâlı bir çocuğa, bu zekânın kendisinin ürettiği bir güç olmadığı; aksine Yaratıcı tarafından omuzlarına yüklenmiş bir “kutsal emanet ve mesuliyet” olduğu şuuru verilir. Zekâ arttıkça kibir değil, kâinatın sırları karşısındaki “hayret” ve “tevazu” artmalıdır. İnsanın sınırlarını bilmesi, yani “had bilmesi”, bilgeliğin ilk şartıdır.
2. Bilim, Sanat ve İnancın Tevhidi (Bütüncül İdrak)
Rönesans’tan sonra Batı aklı; bilimi, sanatı ve dini birbirinden bıçak gibi ayırmıştır. Oysa Bilgelik Eğitimi, bu üçlüyü yeniden tevhid eder (birleştirir). Kemal Bey’in Mimar Sinan örneği bu yüzden çok kritiktir. Bir çocuğa sadece mühendislik öğretirseniz gökdelenler diker ama şehri betona boğar. Oysa Mimar Sinan; eşsiz bir mühendis (bilim), muazzam bir estet (sanat) ve eserini Yaratıcıya adayan bir kuldur (inanç).
Bilgelik modeli, fizik dersinde sadece yerçekimi formülünü ezberletmek yerine, “Fizik niçin var? Bu kanunların arkasındaki Sâni (Sanatkâr) kimdir?” sorularını sordurur. Bizim mâna-yı harfi dediğimiz kâinat okuması tam olarak budur. Estetik ve ahlak felsefesiyle yoğrulmayan bir zekâ, salt mekanik bir canavara dönüşür.
3. Çift Kanatlı Kuş: Akıl ve Vicdan Dengesi
Sadece analitik zekâsı (IQ) geliştirilmiş, ancak yüksek vicdan ve merhamet duygusundan mahrum bırakılmış dehaların, insanlık için nasıl bir felakete dönüşebileceğini Hitler örneğiyle gördük. Bilgelik Eğitimi, zekâyı (hammaddeyi), erdemli bir “aklı selime” dönüştürme sanatıdır.
Kemal Bey’in tabiriyle, geçmişte medresenin (akli ilimlerin) hemen yanında tekke/dergâh (kalbi ilimler) bulunurdu. Bilgelik modeli, bugünün çocuklarına sosyal yardımlaşmayı, merhameti, empatiyi ve diğerkâmlığı sahada yaşatarak öğretir. Zira aklı göklerde dolaşan bir dehanın, ayaklarının bu topraklara ve vicdana basması ancak bu dengeyle mümkündür.
Hülasa; TÜZDEV’in Bilgelik Eğitimi Modeli, modern çağın “anahtar koleksiyoncusu” (çok şey bilen ama hiçbir kapıyı açamayan) seküler uzmanlar yetiştirme hastalığına karşı; kâinatı anlamlandıran, kalbiyle aklını birleştiren ve çağa “Adam Olma” kültürünü sunan bir “İnsan-ı Kâmil” yetiştirme projesidir. Motorun (zekânın) gücü ne kadar yüksek olursa olsun, direksiyondaki şoförün bilgelik rotası (mefkûresi) yoksa, o arabanın felakete sürüklenmesi mukadderdir.
Hülasa-i Kelam: Sahadaki hocalarımız, idarecilerimiz ve akademisyenlerimiz hep bir ağızdan şunu haykırmaktadır: Kullandığımız bu araba (eğitim sistemi) arızalıdır. Çocukları yurt dışına hazırlayan bu bozuk donanımı yamamakla vakit kaybedemeyiz. Devletin bürokratik hantallığını beklemeksizin, sivil toplumun ve vizyoner sermayenin inisiyatif alarak, fıtrata uygun, kâinatı tevhid gözü ile okuyan o yeni, yerli ve özerk “Enderun”ları (Dahiler okullarını) acilen inşa etmemiz elzemdir.
Prof. Dr. Osman Çakmak

Kemal Tekden kimdir?
1959’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitim gördü ve 1982’de mezun oldu. Meslek hayatına Adalet Bakanlığı bünyesinde Dalaman Açık Cezaevi’nde doktor olarak başladı. Ardından Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Kulak Burun Boğaz alanında ihtisas yaptı. Kayseri Devlet Hastanesi’nde 4 yıl boyunca KBB uzmanı olarak görev yaptıktan sonra, 1993 yılında memuriyetten ayrılarak Kayseri’nin ilk özel tıp merkezini hizmete açtı. Daha sonra 1998’de Kayseri’nin ilk özel kalp hastanesi olan Kayseri Kalp Hastanesini, ardından Tekden Tıp Merkezini, Denizli Tekden Hastanesini ve Mart 2007’de Kayseri Tekden Hastanesini ortaklarıyla birlikte hizmete açtı.
Eğitim alanında ise 2006 yılında Kayseri’nin ilk akıllı okulu olan Tekden İlköğretim ve Ortaöğretim Okullarını, 2011 yılında da İstanbul Küçükyalı’daki eğitim yatırımını hayata geçirdi. Op. Dr. Kemal Tekden; Erciyes Üniversitesi Tiyatro Kulübü, Erciyes Eğitim ve Hizmet Vakfı, Erciyes Üniversitesi Vakfı, Erciyes Feneri, Darülaceze Vakfı, Kayseri Aydınlar Ocağı, Selçuklu Vakfı ve Gönüllerde Birlik Vakfı gibi birçok vakıf ve sivil toplum kuruluşunda kurucu ya da yönetici olarak görev aldı.
Sağlık, eğitim ve sosyal alanlarda çalışmaları ve dergi yazıları bulunan Dr. Kemal Tekden, halen Bizim Eyvan Dergisinin sahipliğini yürütmekte ve Türkiye Üstün Zekâlı ve Dahi Çocukların Eğitimi Vakfı (TÜZDEV) Genel Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Aynı zamanda “Diriliş Ertuğrul”, “Aşkın Yolculuğu Yunus Emre” ve “Aşkın Yolculuğu Hacı Bayram-ı Veli” dizilerinin yapımcısı, Tekden Film şirketinin de Yönetim Kurulu Başkanıdır. Türkiye ve dünyada ilgiyle izlenen başarılı yapım Diriliş Ertuğrul dizisinin yapımcısı Kemal Tekden’e, İngiltere’de yayımlanan magazin ve yaşam dergisi SleekAsian tarafından Mart 2022’de yılın “En İyi Yapımcısı” ödülü verilmiştir.
Çeşitli üniversite ve liselerde; “Hayatın Manası ve Başarı”, “Girişimcilik”, “İnsanın Sırrı”, “Üstün Zekâlı ve Deha Çaplı Çocuklar”, “İdeal Eğitimi”, “Eğitimle Diriliş”, “Evlat Yetiştirme Sanatı” ve “Aşk Olsun” başlıklarında konferanslar vermektedir. “İnsanın Sırrı”, “Yerüstü Hazineleri” ve “Sahne Senin” isimli 3 kitabı bulunmaktadır. Zaman zaman TV programları da yapmış olan Op. Dr. Kemal Tekden, 25. Dönem Kayseri Milletvekilliği de yapmıştır. Evli ve 3 çocuk babasıdır.



